Saraybosna'da 'İnsan Safarisi' İddiaları: İtalya'nın Soruşturması Uluslararası Hukuku Zorluyor
Geçtiğimiz aylarda kamuoyuna yansıyan ve Bosna Savaşı sırasında "eğlence için" Saraybosna'ya keskin nişancılık yapmaya giden İtalyanlar olduğu iddiası, Milano Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma ile yeniden gündeme taşındı. Bu gelişme, Saraybosna Kuşatması sırasında bazı yabancı sivillerin şehre gelerek sivil halkı hedef aldığı iddialarını uluslararası arenada tekrar canlandırdı.
Tarihsel Arka Plan ve Kamuoyu Yansımaları
İddialar ilk olarak 2000'li yıllarda Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY)'de görülen davalardaki tanık ifadelerinde kendine yer bulmuştu. Mahkeme kararlarının merkezinde kanıtlanmış bir olgu olmamasına rağmen, bu durum kamuoyunun dikkatini çekmeyi başarmıştı. Özellikle o dönem basında "İnsan Safarisi", "İnsan Avı" veya "Saraybosna Safarisi" olarak adlandırılan bu fiiller, tarihsel bir trajedinin ötesinde, uluslararası ceza hukuku açısından kritik bir mesele olarak karşımıza çıkıyor.
Uluslararası İnsancıl Hukuk ve 'Ayırt Etme' İlkesinin İhlali
İtalya'nın, kendi vatandaşları hakkında çatışma bölgesinde işlenen fiiller nedeniyle soruşturma başlatması, suçun niteliği ve yargı yetkisi bakımından çok katmanlı bir hukuki değerlendirmeyi gerektiriyor. Saraybosna Kuşatması, uluslararası insancıl hukuk açısından silahlı çatışma niteliği taşıyan bir bağlamda gerçekleşmiştir. Bu çerçevede sivillerin kasten hedef alınması, uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerinden biri olan "ayırt etme" ilkesinin açık bir ihlalini oluşturmuştur.
Bu ilke, çatışmada sivil nesneler ile askeri nesnelerin, sivil kişiler ile askeri personelin birbirinden ayrı tutulmasını ve tarafların operasyonlarını doğrudan askeri hedeflere yönlendirmesini öngörür. 1977 tarihli Ek Protokol ile açık ve bağlayıcı biçimde düzenlenen bu ayrım, silahlı çatışma hukukunun salt yaralıların korunmasına odaklanan insancıl yaklaşımdan, çatışmanın yürütülüşünü sınırlandıran normatif bir yapıya evrildiğini gösteriyor.
Fail Asker Olmasa Bile Savaş Suçu Sorumluluğu
Bu bağlamda, sivillerin bilinçli biçimde hedef alındığı ve faillerin turistik bir geziye katılmışçasına çatışma bölgesine gelip sivil nüfusu hedef aldığı bir olayda, faillerin resmi asker olup olmaması, onun bir savaş suçlusu olduğu gerçeğini değiştirir mi? Uluslararası ceza hukuku burada şu kritik soruyu sorar: Sivilleri bilinçli olarak hedef alan bu bireylerin eylemleri ile silahlı çatışma arasında gerekli bağlantı var mıdır?
Eğer bu sorunun cevabı evet ise, fail resmi asker olmasa bile savaş suçu sorumluluğu doğacaktır. Cevap hayırsa, o zaman kişinin savaş suçundan hüküm giymesi beklenemeyecektir. Ancak, bu konuyu yalnızca bu bağlamla sınırlamak doğru olmaz, çünkü eğer söz konusu fiiller kuşatma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilirse, insanlığa karşı suç tartışmasını gündeme getirebilir.
Delil Meselesi ve Yargısal Zorluklar
Saraybosna Kuşatması sırasında sivillere yönelik kesintisiz ve hedefli saldırılar, daha önce uluslararası yargı mercilerince "terör kampanyası" olarak nitelendirilmiş ve "Sniper Alley" söylemi ile dünya basınında yer bulmuştur. Bu koşullar altında, bireysel eylemlerin daha geniş bir korku stratejisine hizmet edip etmediği sonucuna ulaşmak pek de zor değildir.
Ancak, gerek savaş suçları bağlamında olsun gerek insanlığa karşı suç bağlamında olsun, bu davalarda asıl güçlük oluşturan şey delil meselesidir. Olayların üzerinden uzun yıllar geçmesi sebebiyle, tanıkların tekrar dinlenememesi veya hafızalarının silikleşmiş olma ihtimali, tanık beyanlarının güvenilirliğini zedelemektedir. Ayrıca, uluslararası mahkeme tutanaklarının ulusal bir mahkemede delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı da tartışma konusudur.
Sonuç ve Küresel Adalet Arayışı
Özetle, İtalya'nın açtığı dava ile yeniden gündemimize giren bu olaylar, yalnızca Saraybosna Kuşatması'na ait trajik bir hatırayı bize sunmuyor, aynı zamanda uluslararası ceza hukukunun sınırlarını ve ulusal mahkemelerin küresel adalet içindeki yerini de hepimizin nezdinde bir kere daha tartışmaya açıyor. Bu soruşturma, savaş zamanında işlenen suçların hesabının sorulması ve adaletin tesis edilmesi açısından önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.



