Ziya Velişov / Doktorant, Üsküdar Üniversitesi
Türkiye’de uluslararası ilişkiler alanında uzmanlardan, özellikle televizyon programları, haber siteleri ve sosyal medya platformlarında, sistematik bir kehanette bulunma beklentisi mevcuttur. Bu beklenti, uzmanların esas işlevi olan olayları tarihsel bağlamda analiz etme, nedensel ilişkileri çözümleme ve geçmişle süreklilik-kopuş ilişkilerini kurarak bugünü anlamlandırma görevini gölgede bırakmaktadır. Sosyal bilimlerin doğası gereği, doğa bilimlerindeki gibi kesin yasalar oluşturması ve öngörülebilir sonuçlar üretmesi epistemolojik olarak mümkün değildir. Ancak medyanın yarattığı bu “kehanet talebi”, uzmanları derinlikli tarihsel ve yapısal analizden uzaklaştırarak yüzeysel, kısa vadeli ve çoğunlukla isabetsiz tahminlere yöneltmektedir.
Karl Popper’ın Tarihselciliğin Sefaleti ve Sosyal Bilimlerin Sınırı
Karl Popper’ın Tarihselciliğin Sefaleti adlı eserinde vurguladığı gibi, sosyal bilimlerin temel epistemolojik sınırı, gelecekteki bilimsel bilginin büyümesini önceden tahmin edemememizdir. Eğer gelecekte hangi bilimsel keşiflerin yapılacağını bugünden bilemiyorsak—ki bilseydik zaten o keşfi şimdiden yapmış olurduk—toplumsal gelişmeleri de kesin olarak öngöremeyiz, çünkü toplumsal değişim büyük ölçüde bilimsel ve teknolojik bilginin büyümesinden etkilenir. Dolayısıyla, uluslararası ilişkiler uzmanından “Suriye krizi nasıl sonuçlanacak?” ya da “Rusya-Ukrayna savaşı ne zaman bitecek?” gibi sorulara kesin yanıtlar beklemek, sosyal bilimlerin epistemolojik doğasını temelden yanlış anlamak anlamına gelir.
Sosyal Bilimcinin Gerçek İşlevi: Anlama ve Tarihsel Analiz
Sosyal bilimcilerden beklenen, olayların tarihsel arka planını, yapısal koşullarını ve toplumsal dinamiklerini dikkate alarak bugünü anlamlandırmalarıdır. Suriye örneği üzerinden konuşacak olursak, sınırımızdaki bu ülkenin neden ve nasıl 2011’den bu yana süregelen bir iç savaş ve çok-aktörlü bir müdahale alanına dönüştüğünü anlamadan—Baas rejiminin otoriterliğinin tarihsel kökenleri, Soğuk Savaş sonrası bölgesel güç dengelerinin dönüşümü, mezhepsel çatışmaların siyasallaşması, petrol jeopolitiği, küresel güçlerin rekabeti gibi çok katmanlı faktörleri derinlemesine incelemeden—gelecekte hangi devletlerin müdahil olacağı, hangi aktörlerin gücünün artacağı ve bu müdahalelerin nasıl sonuçlanacağı yönünde yapılan tahminler, epistemolojik temelden yoksun, havada kalan spekülatif yorumlardan öteye geçemez.
Parçacı Sosyal Mühendislik
Popper’ın “parçacı sosyal mühendislik” (piecemeal social engineering) kavramı, bu bağlamda aydınlatıcıdır: büyük ölçekli tarihsel kehanetler yerine, sınırlı kapsamlı, test edilebilir ve geri-dönülebilir müdahaleler önerilmelidir. Uluslararası ilişkiler uzmanı da benzer şekilde, “Ukrayna Savaşı nasıl bitecek?” sorusuna kesin yanıt vermek yerine, “Şu anki koşullarda, X senaryosu gerçekleşirse Y olasılığı artar; ancak Z faktörü devreye girerse bu dinamik tersine dönebilir” türünden koşullu, çok-senaryolu ve epistemik alçakgönüllülükle sunulan analizler yapmalıdır.
İki Yıkıcı Sonuç
Medyanın kehanet beklentisi, uzmanların bilgi birikimine ve akademik geçmişine de ciddi bir gölge düşürmektedir. Sosyal bilimlerde kehanet için epistemolojik bir yöntem yoktur—kehanet, tanım gereği metodolojik tutarlılıktan yoksun, keyfi bir tahmin pratiğidir. Bu durum, iki yıkıcı sonuç doğurur:
- Birincisi, kehanet talebi karşısında, gerçek bilgi birikimine ve metodolojik eğitime sahip olmayan kişiler de “uzman” olarak öne çıkabilmektedir. Medya, isabetli tahminler yapan ya da sansasyonel öngörüler sunan bireyleri ödüllendirirken, derinlemesine analiz yapan ancak “Ne olacak?” sorusuna kesin yanıt vermeyen akademisyenleri marjinalleştirir.
- İkincisi, bu durum uzmanlık kriterlerini bulanıklaştırır; medya mantığı akademik bilginin değerlendirme ölçütlerini içeriden yeniden biçimlendirdikçe, kamusal söylemde kimin “uzman” sayılacağı artık disipliner birikimle değil, kehanet performansıyla belirlenir hale gelir. Eğer kehanet yeteneği uzmanlığın kriteri haline gelirse, akademik formasyonun, lisansüstü eğitimin, alan araştırmasının ve yayın deneyiminin önemi azalır. Oysa, bir uzmanın derinlemesine bir süreç analizi yapması ve tarihsel, sosyolojik ve kültürel bağlamı açıklaması beklenirse, bu kişi gerçek bilgiye, metodolojik tutarlılığa ve disipliner birikime dayanmak zorunda kalacaktır. Bu durumda, uzmanın lisansı, akademik çalışmaları ve bilgi birikimi ön plana çıkacak ve “pop-uzmanlar”ın (pop-experts) kamusal söylemdeki hegemonik konumu kırılacaktır.
Çözüm Önerileri
Medya profesyonellerinin sosyal bilimlerin epistemolojik sınırlarını anlaması, akademisyenlerin de medya dinamiklerini kavraması gerekmektedir. Bu çift-yönlü eğitim süreci, kehanet beklentisinin azalmasına ve analitik derinliğin değer görmesine katkı sağlayacaktır.
Medya kurumları da bu süreçte sorumluluk almalıdır. Haber programları ve analiz formatları, “Ne olacak?” sorusundan “Neden böyle oldu?” ve “Şu anda ne oluyor?” sorularına kaydırılmalıdır. Uzmanlardan beklenti, kesin öngörüler yerine koşullu senaryolar, çok-faktörlü analizler ve epistemik sınırların açıkça ifade edildiği değerlendirmeler olmalıdır. Bu yaklaşım, kamuoyunun da daha sofistike bir uluslararası ilişkiler okuryazarlığı geliştirmesine katkı sağlayacaktır. Bu durumun değişmesi için medya, akademi ve siyaset arasında ortak çalıştaylar ve iş birliği grupları oluşturulabilir.
Öngörmek Değil, Anlamlandırmak
Sosyal bilimcilerin esas görevi, geçmişin ışığında bugünü anlamlandırmak ve kamuoyunu epistemik sorumlulukla bilgilendirmektir. Karl Popper’ın uyardığı gibi, tarihselci kehanetler kapalı toplumların dogmatik söylemlerini besler; açık toplum ise epistemik alçakgönüllüğü, eleştirel akılcılığı ve yanlışlanabilirliği gerektirir.
Dolayısıyla, kehanet söyleminden vazgeçilmeli ve uzmanların analitik derinliğini, metodolojik tutarlılığını ve tarihsel bilgisini yansıtabileceği bir medya ve akademik ortam yaratılmalıdır. Ancak bu şekilde, Türkiye’deki uluslararası ilişkiler uzmanlığı, kamusal söyleme gerçek anlamda katkı sağlayan, bilgi temelli ve epistemik sorumluluk taşıyan bir alana dönüşebilir.



