Nükleer Silahların Küresel Güç Dengesindeki Belirleyici Rolü
Dünya genelinde nükleer silahların varlığı, uluslararası güvenlik mimarisini temelden şekillendiren en kritik unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan nükleer caydırıcılık doktrini, büyük güçler arasında doğrudan çatışma ihtimalini azaltmış olsa da, aynı zamanda küresel güç hiyerarşisini kalıcı biçimde belirli ülkelerin lehine sabitlemiştir. Günümüzde nükleer silahlar, yalnızca askerî bir kapasite değil, uluslararası sistemde "dokunulmazlık" sağlayan stratejik bir statü göstergesi olarak işlev görüyor.
NPT'nin Asimetrik Yapısı ve Resmî Nükleer Güçler
1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT), nükleer silah sahibi devletleri resmî olarak tanımlayarak bu statüyü fiilen İkinci Dünya Savaşı sonrası güç dengesiyle sınırlandırmıştır. Bu çerçevede ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere "resmî" nükleer güçler olarak kabul ediliyor. Söz konusu beş ülkede, dünyayı birkaç kez yok edecek miktarda nükleer füze başlığı ve bunları fırlatacak sistemler bulunuyor. Ancak anlaşma, bu beş ülkenin silahlarını meşrulaştırırken diğer ülkelerin aynı kapasiteyi edinmesini yasaklayan asimetrik bir yapı üretmiş durumda. Bu durum, nükleer silahların yayılmasını önleme amacı taşısa da fiilen mevcut güç dağılımını koruyor ve söz konusu beş ülkenin dünyanın geri kalanına dayatmalar yapabileceği bir sistem yaratıyor.
İslam Dünyasına Yönelik Ambargolar ve Baskılar
Bu asimetrik yapının ana hedefinde İslam coğrafyası yer alıyor. Beş ülkenin başlıca hedefinin İslam dünyası olduğu bilinirken, nükleer silahların yayılmasına ilişkin en büyük baskılar da Müslüman ülkeler üzerinde uygulanıyor. Hindistan'ın artan nükleer gücü karşısında kendini savunma amaçlı zorlu yollarla Pakistan nükleer güç sahibi olabildi. Son kırk yılda başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin işgal, darbe girişimi ve teröre destekleriyle istikrarsızlaştırılan ve parçalanan İslam coğrafyasının kendisini savunmaya yönelik her türlü arayışı, ekonomik ablukalar ya da silah ambargoları gibi politikalarla engellenmeye çalışılıyor. Öyle ki İslam ülkelerinin barışçıl nükleer enerji edinme çabaları dahi Batılı ülkeler ve İsrail tarafından öncelikle engellenecek adımlar olarak değerlendirildi.
Bugün İran'ın barışçıl nükleer enerji üretme politikasına yönelik başta ABD ve İsrail olmak üzere Batı'dan gelen ekonomik yaptırımlar ve askerî müdahale tehditleri, mevcut çifte standardı bir kez daha gözler önüne seriyor. 1981'de Irak'ın Osirak nükleer deneme reaktörünün vurulması, 2007 yılında Suriye'nin nükleer santral inşa ettiği iddiasıyla İsrail tarafından saldırıya uğraması ve Batılı ülkelerin bu saldırıları destekler pozisyon alması, küresel çifte standardı net bir şekilde ortaya koydu. Emperyalist güçler tarafından sürekli savunmasız bırakılmak istenen İslam ülkelerinin de barışçıl amaçlarla nükleer enerji sahibi olması ve kendini korumak amacıyla nükleer silah edinmesi, değişen güç dengeleri ve "herkesin menüde olduğu" bir küresel ortamda bir zorunluluk haline geliyor.
NPT Dışındaki Nükleer Güçler ve Çifte Standartlar
NPT dışında nükleer kapasite geliştiren Hindistan, İsrail ve Kuzey Kore, farklı güvenlik gerekçeleriyle bu silahları edinmiş ve böylece uluslararası sistemde fiilî bir caydırıcılık statüsü kazanmıştır. Özellikle Filistin topraklarını işgal altında tutan ve Ortadoğu ülkelerine yönelik saldırılarıyla bölgeyi terörize eden İsrail'in nükleer kapasitesi resmî olarak teyit edilmemekle birlikte, uzun yıllardır uluslararası çevrelerde "açık sır" olarak değerlendiriliyor. Buna rağmen bu kapasite, Batılı devletler tarafından genellikle yüksek sesle sorgulanmamış ve bir çifte standardı uygulamaya sokarak bölgesel güvenlik denkleminde işgalci güç lehine zımni bir unsur olarak kabul edilmiştir. Gazze'de son üç yıldır gerçekleştirilen soykırımda, İsrailli politikacıların kendilerine yönelik eleştirilere nükleer silah kullanma tehdidiyle cevap vermesi, haydut devletin elindeki nükleer silahları nasıl bir dayatma aracı olarak kullanabileceğini tüm dünyaya gösterdi.
Ukrayna Örneği ve Nükleer Silahların Koruyucu Rolü
Sovyetler Birliği dağıldığında Ukrayna, ABD ve Rusya'dan sonra en büyük nükleer cephaneliğe sahip ülke konumundaydı. 1994 yılında Budapeşte Memorandumu ile Batı'nın sağladığı güvenlik garantileri karşılığında envanterindeki nükleer silahları Rusya'ya teslim etmeyi kabul eden Kiev yönetimi, 2014 ve 2022 senelerinde Rus işgaliyle karşı karşıya gelirken, Batılı ülkelerden doğrudan bir askerî koruma gelmemesi, "Ukrayna nükleer silahları vermeseydi bu işgaller gerçekleşir miydi?" sorusunu yeniden gündeme getirdi. 1993'te Chicago Üniversitesi'nin önde gelen uluslararası ilişkiler teorisyenlerinden John J. Mearsheimer, "barışı korumak" için Ukrayna'nın nükleer cephaneliğe sahip olmasının "zorunlu" olduğunu ileri sürmüştü. Yaşanan gelişmeler kendisini haklı çıkardı.
Batı'nın Seçici Politikaları ve Sonuçlar
Bu durum, özellikle Batı'nın nükleer silah konusundaki yaklaşımının seçici ve siyasî olduğu yönünde eleştirilere güç veriyor. Bir yandan soykırımcı İsrail gibi bazı ülkelerin nükleer kapasitesi fiilen kabullenilirken, diğer yandan farklı coğrafyalardaki nükleer girişimlere karşı sert yaptırımlar uygulanması, "çifte standart" tartışmalarını besliyor. Nükleer güce sahip Kuzey Kore ise ağır yaptırımlara ve diplomatik izolasyona rağmen doğrudan kapsamlı bir askerî müdahaleye maruz kalmamıştır. Bu tablo, nükleer silahın yalnızca askerî değil, rejim güvenliği açısından da güçlü bir sigorta olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Gerçek anlamda dünya barışının sağlanabilmesi için Batılı emperyalist devletlerle güç dengesinin kurulması ve İslam dünyasının menfaatlerinin korunması için her türlü kritik adımın düşünülmesi gerekiyor. Nükleer silahların küresel sistemdeki bu karmaşık ve adaletsiz yapısı, uluslararası ilişkilerde derin etkiler yaratmaya devam edecek gibi görünüyor.